Kim Bu Judith?

kendine ait bir oda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kendine ait bir oda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Mayıs 12, 2016

Virginia Woolf Bize Sesleniyor

...

Burada keserdim ama gelenekler, her konuşmanın kapanış sözleriyle bitirilmesini gerektiriyor. Kadınlara hitaben söylenecek bu sözler, kabul edersiniz ki, özellikle yüceltici ve yükseltici olmalı. Sizlerden sorumluluklarınızı hatırlamanızı, yükselmenizi, daha akıllı olmanızı rica ediyorum; ne kadar çok şeyin size bağlı olduğunu, gelecek üzerinde ne kadar etkiniz olabileceğini hatırlatmalıyım. Ancak bu öğütleri, sanırım salimen karşı cinse bırakabiliriz, onlar bunları benden çok daha güzel sözlerle ifade edebilirler ve etmişlerdir de. Zihnimin içini dikkatle araştırdığımda arkadaş olmak, eşit olmak, insanları daha yüce amaçlara yöneltmek gibi soylu duygulara rastlamıyorum. Kısaca ve basit sözcüklerle, insanın kendisi olması her şeyden daha önemlidir derken buluyorum kendimi. Başkalarını etkilemeyi hayal etmeyin, derdim, sizleri coşturacak biçimde söylemesini bilseydim. Her şeyi kendi içinde düşünün.

...

Hayatı nasıl ele alacağınız hakkında sizi daha başka nasıl yüreklendirebilirim? Genç hanımlar, diyebilirim, ve dikkat edin kapanış konuşması başlıyor, benim nazarımda sizler utanç verecek derecede cahilsiniz. Önemli sayılacak hiçbir keşifte bulunmadınız. Hiçbir imparatorluğu sarsmadınız, ya da bir ordunun başında savaşa gitmediniz. Shakespeare'in oyunlarını siz yazmadınız, bir barbar kavimi asla uygarlıkla tanıştırmadınız. Mazeretiniz ne? Dünyadaki, hepsi de alışverişle, işletmelerle ve sevişmekle meşgul olan siyah, beyaz ve esmer tenli insanlar kaynayan sokakları ve meydanları ve ormanları işaret ederek başka işimiz vardı diyebilirsiniz, içiniz rahat olarak. Biz olmasaydık bu denizlerden gemiler geçmez, şu verimli topraklar çöl olurdu. Biz, istatistiklere göre şu anda yaşayan bir milyar altı yüz yirmi üç milyon insanı doğurduk, besledik, yıkadık ve eğittik, belki altı-yedi yaşına kadar, ve bu da, bir kısmının yardımla olduğunu göz ardı etmeyelim, epeyce zaman alır.

Sözlerinizde gerçek payı var -inkar etmeyeceğim. Ama aynı zamanda, 1866 yılından beri İngiltere'de kadınlar için iki yüksek okul bulunduğunu size hatırlatabilir miyim; 1880 yılından sonra evli bir kadının yasa gereği kendine ait bir mülke sahip olma hakkı kazandığını; 1919 yılında -ki aradan tam dokuz yıl geçmiştir- seçme hakkı kazandığını? Şunu da hatırlatabilir miyim ki, neredeyse on yıldır pek çok meslek sizlere kapılarını açmıştır. Bu geniş ayrıcalıkları ve onlardan ne kadar zamandır yararlanıldığını düşünürseniz, ve şu anda iki bin kadar kadının şu ya da bu şekilde yılda beş yüz pounddan daha fazla kazandığını unutmazsanız, o zaman fırsat, eğitim, teşvik, boş zaman ve para yokluğunun artık geçerli olmadığı konusunda bana hak verirsiniz. Ayrıca iktisatçılar bize Mrs. Seton'un çok fazla çocuk yaptığını söylüyorlar. Elbette çocuk doğurmaya devam edeceksiniz, ama ikişer üçer, öyle deniyor, on-on iki tane değil.

Böylece, elinizde biraz zamanla, kafalarınızın içinde de kitaplardan öğrendiklerinizle -öteki türlüsünden yeterince aldınız, sanırım okula da kısmen eğitim görmemek üzere gönderildiniz- çok uzun, çok zahmetli ve son derece muğlak kariyerinizin bir başka evresine adım atmalısınız. Ne yapmanız gerektiği ve nasıl bir sonuç alacağınız konusunda fikir vermek üzere bin kalem hazır bekliyor. Benim önerim biraz fantastik, itiraf ediyorum; bu nedenle onu kurmaca şeklinde sunmayı yeğliyorum.

Bu konuşmam sırasında Shakespeare'in bir kız kardeşi olduğunu söylemiştim; ama Sir Sidney Lee'nin, şairin hayatı üzerine hazırladığı çalışmada aramayın o kızı. Genç yaşta öldü -ne yazık ki tek bir sözcük bile yazmadı. Şimdi otobüs duraklarının olduğu bir yerde gömülü, Elephant ile Castle'ın karşısında. Ben, tek bir sözcük bile yazmayan ve o kavşakta gömülü olan şairin hala yaşadığına inanıyorum. Sizin içinizde ve benim içimde yaşıyor, ve bulaşık yıkadıkları, çocuklarını yatırdıkları için bu gece burada bulunamayan pek çok kadının içinde. Ama o yaşıyor; çünkü büyük şairler ölmezler; onlar süregiden varlıklardır; bizlerin arasında ete kemiğe bürünüp dolaşmak için fırsatları yoktur sadece. Bu fırsatı ona vermek sizin elinizde artık diye düşünüyorum. Çünkü inanıyorum ki, bir yüz yıl kadar daha yaşarsak -hakiki hayat olan ortak hayattan söz ediyorum, bireysel yaşadığımız ayrı ayrı, küçük hayatlardan değil- ve herbirimizin eline yılda beş yüz pound geçerse ve kendimize ait odalarımız olursa; özgür yaşarsak ve düşündüğümüzü aynen yazacak cesarete sahip olursak; ortak kullanılan oturma odasından biraz çıkabilirsek ve insanları hep birbiriyle olan ilişkileri içinde değil, gerçekle olan ilişkileri içinde görürsek; ve gökyüzünü de ve ağaçları da ya da içinde ne varsa onu görürsek; Milton'un kötü ruhundan bakışlarımızı çevirirsek, çünkü hiçbir insan kapatmamalıdır manzaramızı; tutunabileceğimiz bir kol olmadığı gerçeğiyle, çünkü bu bir gerçek, yüzleşebilirsek, yalnız başına yol aldığımızıi ilişkimizin sadece erkekler ve kadınların dünyasıyla değil, gerçeklerin dünyasıyla olduğunu bilirsek, o zaman fırsat doğacak ve Shakespeare'in kız kardeşi olan ölü şair kaç kez çıkarıp bıraktığı bedene bürünecektir. Kendisinden önce abisinin yaptığı gibi, hayatını, öncülleri olan meçhul kadınların hayatından çekip alarak doğacaktır. Böyle bir hazırlık yapılmadan, biz bir çaba harcamadan, o yeniden doğduğunda yaşamasını ve şiirini yazmasını mümkün kılacak kararlılığımızı göstermeden gelmesini bekleyemeyiz, çünkü bu imkansız. Ama şuna inanıyorum ki, bizler onun için çalışırsak gelecektir, ve yoksulluk ve karanlık içinde bile olunsa, böyle bir çalışma yapmaya değer.


Virginia Woolf - Kendine Ait Bir Oda - syf. 119-123

Kendine Ait Bir Oda'dan Notlar - 2

http://quotes.lifehack.org/media/quotes/quote-Virginia-Woolf-a-woman-must-have-money-and-a-92466.png adresinden alınmıştır.


Bir roman gerçek hayatla böyle uyuştuğu için değerleri de bir ölçüde gerçek hayatın değerleridir. Ancak belli ki kadınların değerleri karşı cins tarafından konulan değerlerden sıklıkla farklı; doğal olarak böyledir bu. Ne var ki geçerli olan erkeklerin değerleridir. Kabaca söylersek, futbol ve spor "önemlidir"; modaya düşkün olmak, giysiler satın almaksa "önemsiz". Ve kaçınılmaz olarak bu değerler hayattan alınıp kurmacaya taşınırlar. Savaşı konu edindiği için bu önemli bir kitap, diye karar verir eleştirmen. Bu kitapsa önemsiz, çünkü bir salondaki kadınların duygularını konu edinmiş.

Bütün o eleştirilerin karşısında, o tamamı ataerkil toplumun ortasında, ürkmeden bakarak, kitaplarına sıkı sıkı sarılabilmeleri için kimbilir nasıl bir yetenek, nasıl bir tutarlılık gerektirmişti. Bunu sadece Jane Austen ve Emily Bronte başardılar. Onların şapkalarındaki belki de en hafif tüydü bu. Onlar erkek gibi değil, kadın gibi yazdılar.

İsterseniz kitaplıklarınıza kilit vurun; ama zihnimin özgürlüğüne vurabileceğiniz ne bir kilit  var ne de sürgü, ne de kapatabileceğiniz bir kapı.

Ne yazık ki yapmamaya karar verdiğim şeyi yapmıştım; düşünmeksizin kendi cinsimi övmeye girişmiştim. "Epeyce yetiştirilmiş" - "son derece çetrefil" - bunlar kesinlikle övgü sözcükleriydi ve insanın kendi cinsini övmesi her zaman kuşku uyandırırdı, çoğunlukla da budalacaydı, hem bu örnekte nasıl haklı gösterebilirdim kendimi? Haritanın başına gidip Kristof Kolomb'un Amerika'yı keşfettiğini ve kendisinin bir kadın olduğunu söyleyemezdim ya; ya da elime bir elma alıp Newton'un yerçekimi yasasını bulduğunu ve bir kadın olduğunu söyleyemezdim; ya da göğe bakıp tepemde uçakların uçtuğunu, uçakları kadınların icat ettiğini de söyleyemezdim. Duvarda kadınların tam boyunu gösteren bir işaret çizgisi yok. İyi bir annenin niteliklerini, ya da bir kız evladın bağlılığını ya da bir kız kardeşin sadakatini ya da bir kahyanın yeteneklerini ölçebileceğimiz, düzgünce milimetrelere ayrılmış uzunluk ölçüleri yok.

Çünkü kadınlar milyonlarca yıldır evlerinin içinde oturdular, artık onların yaratıcılıkları o evlerin duvarlarını delmiştir, bu güç tuğlaların ve harcın kapasitesini öylesine zorlamıştır ki, artık kalemlere ve fırçalara, iş hayatına ve politikaya yönelmek ihtiyacındadır. Ancak kadınların yaratıcılığı erkeklerinkinden çok farklıdır. Asırlar süren çok katı bir disiplin sonunda kazanılmıştır, yerini de hiçbir şey alamaz, bu yüzden engellenirse ya da ziyan edilirse çok yazık olur, diye düşünürüz. 

Ne olursa olsun deniyordu Mary Carmichael. Onun bu sınav için uzatmasını izlerken ona seslenen, uyaran, öğüt veren piskoposları ve dekanları gördüm, doktorları ve profesörleri, patrikleri ve pedagogları gördüm ve keşke Mary görmese dedim. Bunu yapmamalısın, şunu yapmayacaksın! Çimenlere sadece öğretim üyeleri ve öğrenciler basabilir! Elinde tavsiye mektubu olmayan hanımlar giremez! Hevesli ve zarif kadın romancılar şu taraftan! Yarış alanındaki çitin arkasında bekleşen kalabalıklar gibi bırakmadılar peşini, onun görevi, sağa da sola da bakmadan kendi çitine ulaşmaktı. Lanet etmek için durursan, yolunu kaybedersin dedim ona; gülmek için durursan da. Tereddüt edersen ya da beceremezsen işin biter. Sadece atlayışı düşün, diye yalvardım ona, sanki bütün paramı ona yatırmışım gibi; o da kuş gibi tekrarladı dediklerimi. Ama ilkinin ötesinde bir çit daha vardı, onun da ötesinde bir tane daha. Dayanacak gücü olup olmadığını bilmiyordum, çünkü alkışlar ve çığlıklar sinir bozucuydu. Ama o elinden geleni yaptı. Mary Carmichael'in üstün yetenekli olmadığını, oturma odası olarak da kullandığı yatak odasında ilk romanını yazan, zaman, para ve tembellik gibi arzulanan şeylere yeterince sahip bulunmayan, tanınmamış bir kız olduğunu düşünürsek, yine de fena iş çıkarmamış diye düşündüm.

Kitabı açtım. Gerçekten de hoşuma gitti yeniden bir erkeğin yazdıklarını okumak. Kadınların yazdıklarından sonra ne kadar dolaysız, ne kadar açık sözlü geldi bana. Nasıl da bir düşünce özgürlüğü, kişisel özgürlük ve kendine güven sergiliyordu. İnsan kendini bu iyi beslenmiş, iyi yetiştirilmiş, asla engellenmemiş ya da karşı çıkılmamış, doğumundan başlayarak istediği yöne yayılması için alabildiğine serbest bırakılmış özgür zihin karşısında bedensel olarak sağlıklı hissediyordu.Bütün bunlar takdire değerdi. Ama bir, iki bölüm okuduktan sonra sayfanın üzerine gölge düşer gibi oldu. Dümdüz siyah bir çizgiydi, 'I' harfine benzeyen bir gölge. Arkasındaki manzarayı görebilmek için bir o yana bir bu yana kaçmaya başladım. Ağaç mıydı yoksa yürüyen bir kadın mıydı, emin olamadım. Durmadan 'I' harfine dönüyordum. 'I'dan bıkmaya başladım. Bu 'I' son derece saygın bir 'I' idi; dürüst ve mantıklı; ceviz gibi sert, iyi bir eğitimle, iyi beslenerek yıllardır terbiye edilmişti. Bütün kalbimle saygı ve hayranlık duyuyorum o 'I'ya. Ama en kötüsü, 'I' harfinin gölgesinde kalan her şey pus içindeymiş gibi şeklini yitiriyor. (V. Woolf burada 'I' harfini 'ben' anlamında kullanarak metafor yapıyor.) Bu bir ağaç mı? Yo, bir kadın. Ama... Bedeninde bir tek kemik yok, diye düşündüm, sahilden bana doğru gelen Phoebe'ye bakarken, çünkü adı buydu. Sonra Alan ayağa kalktı, Alan'ın gölgesi hemen Phoebe'yi yok etti. Alan'ın görüşleri vardı çünkü ve Phoebe onun görüşlerinin selinde boğuldu. 

İnsanın zihninde kadınla erkek arasında işbirliği oluşmalıdır ki yaratıcılık tamamlanabilsin. Zıtlıkların evliliği tamamlanmalıdır. Yazarın deneyimlerini bize kusursuz bir bütünlük içinde aktardığı duygusunu edinebilmemiz için zihnin tamamı apaçık serilmelidir önümüze. Hem özgürlük olmalıdır hem de huzur. Ne bir tekerlek gıcırdamalı ne de bir ışık parlamalıdır. Perdeler sımsıkı kapatılmalıdır. Deneyimi tamamlanınca yazar sırtüstü yatmalı ve zihninin, düğününü karanlıkta kutlamasına izin vermelidir, diye düşündüm.

Bütün bu cinsiyeti cinsiyete, niteliği niteliğe vurmak; üstünlük taslamak ve aşağılıkla itham etmek insanın ortaöğretim yıllarında, taraf tuttuğu, bir tarafın ötekini alt etmesinin gerekli olduğu, bir platforma çıkıp okul müdürünün elinden süslü püslü bir kupa almanın büyük önem taşıdığı çağa ait şeylerdir. İnsanlar olgunlaştıkça taraf tutmaktan vazgeçerler, okul müdürlerine ya da süslü kupalara inanmaktan da.

Ölçme işi bir meşgale olarak keyif verse de bütün işler içinde en yararsız olanıdır. Ölçenlerin kararlarına boyun eğmek de çok aşağılık bir tavırdır. Önemli olan yazmak istediğinizi yazmanızdır; çağlar boyunca mı bir kaç saatliğine mi önemi olacağını kimse bilemez. Ama elinde gümüş bir kupa tutan okul müdürüne ya da kolunun altında ölçü çubuğuyla bir profesöre saygıdan dolayı hayalinizin başından bir tel saç, renginden bir ton feda etmek en iğrenç ihanettir. Bununla kıyaslandığında, servetin ve iffetin feda edilmesi -ki bir zamanlar insanın başına gelebilecek en büyük felaket denirdi buna- pire ısırığı kadar kalır.

Meseleyi bundan daha açık kimse ortaya koyamazdı. "Zavallı şair ne günümüzde ne de son iki yüzyıldır en ufak bir fırsat bulamamıştır. İngiltere'de yoksul bir çocuğun, büyük yapıtların doğduğu o entelektüel özgürlüğe kavuşma umudu, Atinalı bir kölenin oğlununkinden biraz daha fazladır." İşte bu. Entelektüel özgürlük maddi şeylere bağlıdır. Şiir de entelektüel özgürlüğe bağlıdır. Kadınlarsa hep yoksul olmuşlardır. Sadece iki yüzyıldır değil, dünya kurulalı beri. Kadınlar Atinalı kölelerin çocukları kadar bile entelektüel özgürlüğe sahip olmadılar. O zaman kadınların şiir yazmak için en ufak bir şansları yoktu. İşte bu yüzden paranın ve kendine ait bir odanın önemini vurguladım.

Salı, Nisan 26, 2016

Kendine Ait Bir Oda'dan Notlar - 1



Eline kalem almaya karar vermiş her kişinin, özellikle kadınların okuması, üzerine düşünmesi gereken bir kitap Virginia Woolf'un Kendine Ait Bir Oda'sı. İşte böyle konuşuyor Woolf kadınlarla; 

Bir kadın kurmaca yazacaksa, parası ve kendine ait bir odası olmalıdır. Ve göreceğiniz gibi bu, kadının gerçek doğasına ve kurmacanın gerçek doğasına dair büyük sorunu çözümsüz bırakmakta. 

Bütün bu yüzyıllar boyunca kadınlar, erkeği olduğundan iki kat büyük gösteren bir ayna görevi gördüler, büyülü bir aynaydı bu ve müthiş bir yansıtma gücü vardı. Böyle bir güç olmasaydı dünya hala bataklık ve balta girmemiş ormanlardan ibaret olurdu. Savaşlarda zafer kazanıldığı duyulmazdı. Hala geyiklerin iskeletleriyle kırık koyun kemiklerini birbirine sürter, çakmaktaşı verip koyun derisi ya da gelişmemiş zevkimizi hangi basit süs eşyası tatmin edecekse onu alırdık. Çar ve Kayzer ne taç giyerler ne de tahttan inerlerdi. Uygar toplumlarda hangi işe yararlarsa yarasınlar, bütün şiddet ya da kahramanlık eylemlerinde aynalar gereklidir. İşte bu yüzden Napoleon da Mussolini de kadınların erkeklerden aşağıda olduğunda bu kadar ısrarcıdırlar, eğer onlar aşağıda olmasalardı, kendileri büyüyemezlerdi. Bu da çoğunlukla kadınların erkeklere gerekli olduğunu kısmen de olsa açıklamaya yarıyor. Ayrıca erkeklerin, kadının eleştirisi karşısında ne kadar tedirgin olduklarını, aynı eleştiriyi yapan bir erkeğin verebileceğinden daha fazla acı vermeden, erkeği daha çok öfkelendirmeden, kadının, bu kitap kötü, şu resim zayıf filan demesinin nasıl olanaksız olduğunu da açıklamaya yarıyor. Çünkü eğer kadın gerçeği söylemeye başlarsa aynadaki görüntü büzülür, erkek hayata uyum sağlayamaz olur. Kahvaltıda ve akşam yemeğinde kendini olduğundan bir kat daha büyük görmezse hükümler vermeye, vahşileri uygarlaştırmaya, yasalar koymaya, kitaplar yazmaya, süslenip ziyafetlerde nutuk çekmeye nasıl devam eder?

Ezelden beri bütün şairlerin bütün yapıtlarında kadınların işaret ışığı gibi yandıklarını söyleyebiliriz. Oyun yazarlarında Clytemnestra, Antigone, Kleopatra, Lady Macbeth, Phedre, Cressida, Rosalind, Desdemona, Malfi Düşesi; düzyazı yazanlarda, Millomont, Clerissa, Becky Sharp, Anna Karenina, Emma Bovary, Madame de Guermantes -bu adlar insanın aklına üşüşürken "kişiliği ve niteliği eksik" kadınları düşündürmüyor hiç. Aslında, eğer kadın sadece erkeklerin yazdığı kurmacalarda var olsaydı, kadının büyük öneme sahip biri olduğunu hayal ederdik; çok farklı; yürekli ve huysuz; muhteşem ve çıkarcı; müthiş güzel ve aşırı derecede çirkin; bir erkek kadar büyük, bazılarına göre erkekten de büyük. Ama bu, kurmacadaki kadın. Aslında, Profesör Trevelyan'ın da işaret ettiği gibi, kadın odasına kilitleniyor, dayak yiyor, oraya buraya fırlatılıyordu.

Böylece çok garip ve karışık bir varlık çıkıyor ortaya. Hayal edildiğinde çok önemli, pratikte ise tamamıyla önemsiz. Şiir kitaplarını baştan sona istila etmiş, tarihte ise adı geçmiyor. Kurmacalarda, kralların ve fatihlerin hayatlarına hükmediyor, gerçek hayatta ailesinin parmağına zorla yüzük taktığı herhangi bir delikanlının kölesi. Dudaklarından, edebiyatın en ilham verici sözcükleri, en derin duygularından bazıları dökülüyor, gerçek hayatta okuması, yazması neredeyse yok, zor heceliyor sözcükleri ve kocasının malı durumunda.

Şu yaşlı beyefendiler insanı fazla düşünmekten nasıl da kurtarıyorlardı! Onlar yaklaşınca cehaletin sınırları nasıl da geriliyordu! Kediler cennete girmez. Kadınlar Shakespeare'in oyunlarını yazamaz. 

Bir kadının Shakespeare'in yaşadığı çağda Shakespeare'in oyunlarını yazması kesinlikle ve asla mümkün olmazdı. Gerçeklere ulaşmak pek zor olduğundan, hayal kuralım ve diyelim ki Shakespeare'in çok yetenekli bir kızkardeşi vardı, adı da Judith'ti. Çok muhtemeldir ki Shakespeare ortaokula gitmiştir -annesine para kalmıştı-, orada Latince -Ovid, Vergilius ve Horace-, ayrıca gramerin ve mantığın esaslarını öğrenmiştir. Yaramaz bir çocuk olduğunu biliyoruz, tavşan avlar, belki de geyik vururdu ve çok genç yaşta yöredeki kadınlardan biriyle evlenmişti, kadın da ona yakışık almayacak kadar kısa bir sürede çocuk doğurmuştu. Bu çılgınlığın arkasından, şansını aramak için Londra'ya gitmişti. Anlaşıldığına göre tiyatrodan anlıyordu; işe sahne kapısında nöbet tutarak başladı. Çok geçmeden tiyatroda bir iş buldu, başarılı bir oyuncu oldu, hayatın içinde yaşamaya başladı, herkesle tanışıyor, herkesi tanıyor, sanatını sofralarda icra ediyor, yaratıcılığını sokaklarda uyguluyor, hatta kraliçenin sarayına bile girebiliyordu. Olağanüstü yetenekli kız kardeşinin de o arada evde kaldığını varsayalım. O da ağabeyi kadar maceraperest, hayalperestti ve dünyayı görmeye can atıyordu. Ama okula gönderilmemişti. Dilbilgisi ve mantık öğrenme şansı yoktu, nerede kalmış Horace ve Vergilius okuması. Ara sıra eline bir kitap alır, belki de ağabeyinin kitaplarından birini ve birkaç sayfa okurdu. Ama sonra annesiyle babası gelir, çorapları yamamasını ya da ocakta pişen yahniye bakmasını, kitaplarla kağıtlarla oyalanmamasını söylerlerdi. Kesin ama nazik konuşurlardı, çünkü bir kadının hayatının hangi koşullar altında geçtiğini bilen ve kızlarını seven düzgün insanlardı -gerçekten de büyük olasılıkla babasının gözbebeğiydi kız. Belki de elma deposunda gizli gizli birkaç sayfa doldurmuştu yazılarıyla, ama dikkatli davranıp onları saklıyor ya da yakıyordu. Ancak çok geçmeden, daha yirmi yaşına varmadan, komşularından bir yün tüccarının oğluyla nişanlanacaktı. Evlilikten nefret ettiğini haykırdı ama bu yüzden babasından sıkı bir dayak yedi. Sonra babası onu azarlamaktan vazgeçti. Bunun yerine kızından kendisinin kalbini kırmamasını, bu evlilik yüzünden kendisinin yüzünü kara çıkarmamasını istedi. Ona bir dizi inci ya da güzel bir iç etek vereceğini söyledi; gözlerinde yaşlar vardı bunu söylerken. Nasıl itaat etmesindi babasına? Kalbini nasıl kırsındı? Ama yeteneği zorluyordu onu, bu yüzden işe girişti. Nesi varsa küçük bir çıkın yaptı, bir yaz gecesi iple penceresinden aşağı indi ve Londra'nın yolunu tuttu. On yedisine bile basmamıştı. Çalılarda şakıyan kuşlar ondan daha ahenkli değildiler. Çabucak hayal kurabiliyordu, tıpkı ağabeyi gibi o da sözcükleri ezgiye dönüştürebiliyordu. Onun gibi tiyatrodan anlıyordu. Tiyatronun kapısına dikilip rol almak istediğini söyledi. Erkekler yüzüne güldüler. Şişman, boşboğaz bir adam olan tiyatro müdürü ağzı açık bakakaldı. Dans eden kanişler ve sahneye çıkan kadınlar hakkında bir şeyler geveledi, hiçbir kadın, dedi, bir aktris olamaz. Neler ima ettiğini tahmin edebilirsiniz. Yeteneğini geliştiremedi Judith. Bir handa akşam yemeği yiyip geceleri sokaklarda dolaşabilir miydi peki? Onun kurmacaya yeteneği vardı, kadınlarla erkeklerin hayatlarını ve hareket tarzlarını inceleyip beslenmek için yanıp tutuşuyordu. Sonunda -çünkü çok gençti, şair Shakespeare'e çok benziyordu yüzü, aynı kurşuni gözler ve kavisli kaşlar-, sonunda oyuncu menajeri Nick Greene ona acıdı; o beyefendiden bir çocuğu oluverdi ve böylece -eğer bir kadının bedenine hapsolursa ve oraya karışırsa şairin kalbindeki sıcağı ve coşkuyu kim ölçebilir?- bir kış gecesi kendini öldürdü, şimdi otobüslerin Elephant ve Castle dışında durdukları yerde, bir kavşakta gömülüdür. 

Dünya kadına, erkeklere dediği gibi "İstersen yaz, umrumda değil." demiyordu. Dünya kaba kaba gülerek "Yazmak mı?" diyordu, "Yazman ne işe yarıyor?"

Varsayalım ki bir baba, soylu nedenlerle kızının evden ayrılıp, yazar, ressam ya da biliminsanı olmasını istemiyordu. "Bak Mr. Browning ne diyor?" derdi; hem sadece Mr. Browning de değil; Saturday Review gazetesi; Mr. Greg de vardı- "bir kadının varlığının temeli" diyordu Mr. Greg, üzerine basa basa "erkeklerden destek alması ve erkekler tarafından yönetilmesidir."- erkeklerin görüşü öyle büyük bir yer kaplıyordu ki kadından entelektüel bir şey beklenemezdi. Babaları bu görüşleri yüksek sesle okumasa bile her kız bunu kendi kendine okuyabilirdi. Ondokuzuncu yüzyılda bile bunları okuyunca kızların hevesi kırılır, işlerine yansırdı herhalde. Sürekli, şunu yapamazsın, bunu beceremezsin türünden iddialara göğüs germek, onlarla baş etmek zorunda olurlardı.

... Çünkü burada yine kadın hareketinde onca etkisi olmuş olan o çok ilginç ve karanlık erkek kompleksinin alanına giriyoruz; "kadın aşağıda olmalı"dan çok "erkek üstün olmalı" diyen, erkeğin düşeceği tehlike minicik görünse de, tehlike yaratan kişi alçakgönüllü ve sadakatli olsa da sadece sanatın önünü değil siyasetin önünü de tıkayan, gözümüzü nereye çevirsek erkeği oraya yerleştiren, o derinlerdeki arzunun.

Heyhat! Yazmayı deneyen bir kadını
Kendini bilmez bir yaratık sayarlar
Hiçbir erdem telafi edemez bu hatayı
Cinsiyetimizi ve tarzımızı yanlış anlıyormuşuz
Terbiye, moda, dans, kıyafet, oyun
İşte bunları istemeliymişiz
Yazmak ya da okumak ya da düşünmek ya da araştırmak
Güzelliğimizi gölgeler, zamanımızı tüketirmiş
Ve en güzel çağımızda engellermiş zaferlerimizi
Berbat bir evin sıkıcı işleriniyse
En büyük sanatımız ve yararımız sayar kimileri

Onsekizinci yüzyıl sonlarına doğru bir değişiklik meydana geldi, tarihi yeniden yazıyor olsaydım bu değişikliği daha ayrıntılı anlatır ve onun Haçlı Seferleri'nden ya da Güller Savaşı'ndan daha önemli olduğunu düşünürdüm. Orta tabaka kadınları yazmaya başlamışlardı.

"Genelde kadınların çok serinkanlı olmaları istenir; ama kadınlar da erkeklerle aynı şeyleri hissederler; erkek kardeşleri gibi onlar da yeteneklerini işletmek, çabalarını harcayacakları alanlar bulmak ihtiyacındadırlar; katı yasaklamalara, mutlak durgunluklara tahammül edemezler, tıpkı erkekler gibi; daha fazla ayrıcalığa sahip başka insanların, onların puding hazırlamakla, çorap örmekle, piyano çalmakla ya da nakışla yetinmelerini söylemeleri darkafalılıktır. Kadınlar geleneklerin kendi cinsleri için gerekli gördüğünden fazlasını yapmak ya da daha fazla öğrenmek istiyorlarsa onları suçlamak ya da alay etmek düşüncesizliktir."


Çarşamba, Eylül 02, 2015

Kim Bu Judith?


"Bir kadının Shakespeare'in çağında, Shakespeare'in oyunlarını yazmış olabilmesi her yönüyle ve tümüyle olanaksızdı. Gerçek verilere ulaşmak olağanüstü güç olduğundan, izin verin, düş gücümü harekete geçirip Shakespeare'in Judith adında son derece yetenekli bir kız kardeşi olmuş olsaydı neler olurdu diye şöyle bir tahmin yürütmeye çalışayım..."

Virgina Woolf Kendine Ait Bir Oda'sında anlatmaya çalıştığı şeyi somutlaştırmak için Judith adında hayali bir kadın kurgular. Shakespeare'in en az onun kadar zeki, yazmaya ilgili ve yetenekli kız kardeşi Judith için olası bir senaryo yazar. Woolf'un Shakespeare ile kıyas yapmasının nedeni dönemin (1900ler) edebiyat konusunda tüm gücü ve popülerliği elinde bulunduran "deha"sının Shakespeare olması. Öyle ki erkekler -George Eliot takma adıyla yazan Mary Anne tarafından bir güzel kandırıldıklarının farkında olmadan- kadınlara "Bizler kadar düşünme yeteneğiniz olduğunu ileri sürüyorsunuz. Madem öyle, neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız?" diye sorarlar. Bunun cevabını Woolf uzun uzun verir kitabında. Nihayetinde en büyük eksik kadınların "kendine ait bir oda"larının olmayışıdır. Sonra kadınlara seslenir. "Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!" Odaları, paraları ve vakitleri olmayan kadınlar, tüm tasasızlığıyla odasına çekilip, mumunu yakıp, daktilosunda keyifli keyifli yazan erkeklerden daha az zeki değildir. Judith de ağabeyi Shakespeare'den daha az zeki, daha az yetenekli ve daha az istekli değildir haliyle. Woolf'un Judith için yazdığı hayat hikayesi o dönemde herhangi bir yazar kadının (kadın yazar değil) başına gelebilecek olası şeylerdir. Okumak ister, anne ve babası tarafından evlenmeye zorlandığında isyan eder, dövülür, evden kaçar, Londra'ya gelir, tiyatrocular tarafından aşağılanır, kullanılmak istenir, umutları söndürülür...

Kendine Ait Bir Oda'nın beni en çok etkileyen kısmı Judith'e ayrılan bu bir sayfadır. Yazmak, yazarlık, yazar kadın olmakla ilgili kendimi, çevremi, edebiyat çevresini sorgulamamı sağlayan bu kitap, beni şimdi bu satırları yazmaya, Judith'in arkadaşı olmaya zorladı. Judith'e kendimce bir oda inşa ettim. Yazabilmesi için masasına bir dolma kalem ve biraz kağıt koydum. Bir kaç tane de mum yaktım. Burada okuduklarınız Judith'in daktiloya çekilmemiş yazılarıdır.

Judith'e ne mi oldu?

"...bir kış gecesi canına kıydı ve şimdi otobüslerin durduğu bir kavşakta gömülü yatıyor."